Dünyadaki binlerce öğretinin her biri insan zihnini açıklığa kavuşturduğu gibi bu açıklıkla giderek güncel
gelişimin kısıtlandığı bir köprüde takılıp kalmaya başlamıştır. Bu tökezlemede Camus’la karşılaşmak elbette
tesadüf değildir.


Öncelikle cevabının bulunması gerek şey “ben neyim?” sorusudur. Soru akla uygun cevaplandığında
“ben neredeyim?” sorusu sorulur. Kimsiniz ve neredesiniz?


Her sarmal fikirlerin bir makro kozmosu akabinde mikro kozmosu vardır. Öğretiler sarmal fikirlerden
oluşur. Sarmal fikirlerse, benzer düşüncelerin bir terimde toplanmasıdır. Terimler insan hayatına hem olumlu
hem olumsuz iki figür katar. İnsan ilk düşünebildiği an da aklına bir takım sarmal fikirler daha sonrasında pek
çok düşüncelere kendini bırakır. Sübjektif nitelikte bakıldığında bu düşünceleri koyun güder gibi kırpıp belirli
terimler içine alır. Olumlu tarafı; düşüncelerinizde yalnız olmadığınız ve merakla bilinmeyene ulaşmaya
çalıştığınız size her şeyi açıklayan öğretiler imdada yetişir. Olumsuz tarafı; düşüncelerinizi o terimlerle yontar
halde olmanızdır.


Bu fikirlerle en güzel desteği Camus vermiştir. Camus; öğretilerin yükümüzü hafiflettiğini ancak özel
kalabilme yetisini kaybettirdiği tezini savunmuştur. “Terimlere sığma, taş!” diyerek Camus’un haykırdığı
düşünülebilir. Bireysel yükü hafifletirken aslında kalıbına girilen terimin yükünü yüklenir hale gelinir. Halbuki
yalnız, yalın ve özgür düşünülebilinse ortadaki sorunlar yok olacaktır.

Benzeri düşüncelere sahip olan bir diğer düşünürse Max Planck’tir. Max Planck, öğretilerin her daim
varlığın düşüncelerini kapatmaması tezini öne sürer. Anarşistlerse direkt antitezler, öğretileri reddeder.

Dünyanın bin bir türlü kalıpları vardır. İnsanların belirli kalıplarla sınırlı bırakmak, kısır döngüye giren ve
gelişimini tamamlayamayan deri parçaları haline getirir. Ezoterik, doğa, mistik, teolojik, realistik gibi merak
edileni ve bilinmeyeni açıklamak üstüne birçok öğreti meydana çıkmıştır. 3 olgu, öğretileri belirlemede
kullanılır. Bunlar; karakteristik, teolojik ve ideolojik yönelimlerdir. Teolojik olarak; Müslüman birey kiliseye gitse
toplum tarafından yadırganabilir. Hristiyan bir kadın camiye başı açık gitse farklı tepkiler alabilir. İdeolojik
olarak; hümanist felsefeye sahip bireyler ferdiyetçi bireyler aynı noktada hem fikir olsalar da kendi görüşleri
doğrultusunda fikirlerinden feragat ederler. Karakteristik olarak; spiritüalizm ile meşgul olan birinin materyalist
bir bireyle ortak noktaları var olduğunda materyal fikirler kapılarını soyutluğa kapatır. Bunlar terimlerin insan
üstünde gösterdiği reaksiyonlardır.

Bir düşünce akla geldiği an aktlaşmaya başlar. Akıl önce bilgiyi alır, düşünür, algılar, anlar ve bunu
açıklar. Aklı “-izm” felsefeleriyle sınırlandırmamak gerekir. Düşünceler objektifliğini ancak bu şekilde korur.

Evrende var olmuş tüm “şeyler” bir insan aklından çıkmıştır. Yazılan tüm kitaplar, söylenen sözler hep
insan elinden gelmiştir. Öyleyse kaynak edinilmesi gereken şey kitaplar veya kalıplar değil direkt olarak insandır.
Eğer objektifliğini koruyamaz ve olgulara yanlı bakılırsa kaynak insanın tini değil başka bir insanın yarattığı
deforme yargılar olur. Her şeyi açıklayarak insana bilgiler sunan öğretilerin bir subjesi olduğunu unutmamak
gerekir. Elbette bilgi ufkunu arttırabilir ve tutarlılık kapsamında bireysel/öz fikirlerle münazara ettirilebilir. Fakat
öz fikirler, insanın insanı olmak için şekillenirse ortaya farklı bir insan değil hep aynı insan çıkar.


Sonuç olarak; öz bilişsel bilgileri bilince aktarmalı ve yontulmamalıdır. Bilinç irade dışına çıkmamalı,
düşünebilme yetisi yalnız başına karara varmalıdır. Her birey adıyla anılmalı, başkasının suretine varmamalıdır…

23. Felsefe Olimpiyatları – İpek Övgü ULUSOY

ipek Avatar

Published by

Categories: ,

Yorum bırakın